Binlerce Kez İyi Geceler

203

Yrd. Doç. Dr. Serhat Yetimova

Hayatın konforlu alanlanlarında gezinmek bizi mutlu eder mi? Mutluluk, doğada olmak, çocuklarımız, eşimiz ve yakınlarımızla yediğimiz yemekler, oyunlarımız, ateş başı eğlencelerimiz, piknikler, geziler ve tatlı sohbetlerimizde hissettiklerimiz midir?

Norveçli yönetmen Erik Poppe yıllarca yaşadığı, tanık olduğu olayları gazeteci hassasiyetiyle beyazperdeye aktarmış. Gazeteciliğin estetikle buluştuğu noktada seyrine doyum olmayan manzaralar ve ışık oyunları karşımıza çıkıyor film boyunca.

Film, İrlanda’da kocası Marcus (Nikolaj Coster-Waldau) ve kızları Stephe (Lauryn Canny) ile Lisa (Adrianna Cramer Curtis) adında 2 kızıyla birlikte yaşayan Rebecca (Juliette Binoche)’nın savaş muhabiri olarak başından geçenleri dramatik hikayelerle izleyenlere aktarıyor.

Esasında hikaye yönetmenin gerçek yaşam öyküsü. Binlerce Kez İyi Geceler (1000 Times of Good Night, 2013)’de Kongo ve Afganistan’da yaşadıklarını yönetmen, bir kadının gözünden anlatmayı tercih etmiştir. Bu yönelim yönetmenin olaya anaç bir duyarlılık ile yaklaştığını bize göstermektedir. Film, yönetmenin doktora çalışması olan “öznel-gerçekçi empati” kavramının sanat yoluyla aranışını ifade etmektedir.

Erik Poppe’u özel bir yönetmen haline getiren işte bu deneyimlerinde saklı. Kaynağı yaşadığını anlatması. 1980’li yıllarda Verdens ve Reuters için foto muhabirlik yapan Pope’un sinemaya geçmesine neden olan olay 1980’li yıllarda Kolombiya’da yaşadığı sağlık sorunu olmuş. Sonrasında deneyimlerini sinemaya aktarmak için İsveç’te eğitim almış. Filmlerinde ırkçılık, kültürlerarası iletişim ve çatışmalarla birlikte ötekini tanıma isteği türünden temalar ağırlıklı olarak kendini hissettirmektedir. İnsanların konforlu alanlarındaki rahatlık tutkusunu hedefine aldığını belirten yönetmenin sinemadan amacı insanları dünyadaki düzensiz toplumsal gelişmeler, çatışma ve barış yolları hakkında uluslararası toplum olarak düşünmeye, sorular sormaya sevketmek ve insanın kendisi ile yüzleşmesine aracılık eden bir terapi yöntemi geliştirmektir. Bu bakımdan Pope sineması birbirini tamamlayan özellikte filmlerden oluşuyor denebilir. Filmleri arsında The King’s Choice (Kral’ın Tercihi, 2016), Troubled Water (Tehlikeli Sular, 2008), Hawai-Oslo (2004) ilk akla gelenlerdir.

Marcus bir gün Dubai’ye acil gitmesi gerekir çünkü karısı Rebecca Kabil’deki bir patlamada akciğeri delinmiş halide bulunmuş uçakla Dubai’deki bir hastaneye getirilmiştir. Ölümü kıl payı atlatmıştır. Savaş fotoğrafçısı Rebecca canlı bombanın bulunduğu araçta seyir halindeyken birden inmek istemiş ve polis de birdenbire şüphelenerek aracı durdurmuştur. O esnada şüphelenen polisi gören bombacı kadın pimi çeker ve ortalık kan gölüne döner. İrlanda’ya döndükten sonra kocasına bir zaman sonra bu gerçekleri anlatmak zorunda kalan Rebecca bu patlamadan kendini sorumlu tutar; vicdan azabı içinde olduğunu Marcus’a itiraf eder.

Rebacca’nın zor bir görevi vardır. Ailesi ile işi arasında sıkışıp kalmış bir kadındır. Annelik ve eş olma görevlerini işi dolayısıyla çoktan ihmal etmiş; ailesi ile arasında duygusal boşluklar yaratmıştır. Her gün ansızın ölüm haberini alacaklarından korkan ailesi Rebecca’ya artık hiç olmadığı kadar mesafeli davranmaktadır. Bu duygusal mesafeye dayanamayan Rebecca işine veda ettiğini söyler söylemesine lakin kocasını inandıramamaktır. Gerçekten de böyle bir değişim hiç bir zaman gerçekleşemeyecektir.

Bu arada kızı Steph okulda br Afrika projesi üzerine çalışan öğrenci grubu içindedir. Rebecca bu işlerden vazgeçmişken bir gün Kenya’daki Norveç güdümünde korumalı mülteci kampında bir fotoğrafçıya ihtiyaç olduğu haberini alır. Rebecca bu teklifi kabul etmese de kızı Steph ödevi için buraya gitmeyi istemektedir. Karı-koca ve çocuklar arasındaki kıran kırana pazarlıklardan sonra Rebecca kızı ile bu mülteci kampına gitmeye karar verir. “Korunduğu” iddia denilen kampta Rebecca ansızın kendini kabileler arası silahlı bir çatışmanın içinde bulur. Kıl payı atlatılan bu olayda kızının da psikolojisi bozulur kendisinin de. Döndüklerinde bunu babalarından saklasalar da bir gün bilgisayarda görüntüleri izlerken babalarına yakalanırlar. Bu defa Markcus, Rebecca’dan kesinkes ayrılmak ister ve onu kapı dışarı eder.

Mesleği ile ailesi arasında sıkışıp kalmış bir kadının yaşadıkları üzerinden kendi hayat hikayesini anlatan Erik Poppe küresel kapitalizm ve terör kıskacında can verir hale gelen ülkelerin insanlarını ve buna kayıtsız kalan uluslararası toplumu düşünerek kızı Steph’e Rebecca’nın dilinden bir gece yarısı sohbetinde neden fotoğrafçılık mesleğini seçtiğini açıklar:

Fotoğrafçılığı öfke yüzünden yapıyorum. Gençken çok kızgın biriydim. Kurtuluşu fotoğrafta buldum. Artık duygularımı ifade edebiliyordum. Beni sakinleştirdi. Kızgınlıkla yaşamayı, çalışmayı öğrendim. Bütün bunlarla karşı karşıyayken, vahşetle, çileyle. İnsanların gazetelerini açtıklarında yudumladıkları kahvenin boğazlarına kaçmasını istiyorum ve görüp, hissedip, tepki vermelerini. İstediğim bu.”

Birilerinin bu fotoğrafları çekmesi ve dünyanın kanayan yaralarının gün yüzüne çıkması ve bununla ilgili uluslararası kamuoyunun elini vicdanına koyması gerekir. Herkes kendi konforlu yaşam alanına hapsolduğunda dünyanın barışa, huzura ve güzelliğe kavuşması mümkün görünmemektedir. Böyle bir dünyada kişisel mutluluklar da önemsizdir.

Filmin klostrofobik bir atmosferde geçmesi, anne-baba ve çocukların kritik görüşmelerini arabanın içinde yapması Rebacca’nın kıstırılmış yaşamını işaret ederken; içindekilerini haykırmak isteyip de haykıramayan kahramanların duygusal sıkışmalarını da göstermektedir. Herkesin birbirine söyleyecek o kadar çok sözü vardır ki ama herkes susmaktadır. Baba eşinin çocuklarına annelik yapmasını isterken Rebecca çocuk yaşta canlı bomba olarak kullanılan Afgan çocukların, küçücük yaşlarında tecavüze uğrayıp sömürülen Afrikalıların yaşamlarına dokunarak aslında onlara annelik yapmak istemektedir. Rebecca’nın anneliği bu anlamda evrensel bir anneliktir, sadece kendi çocukları ile sınırlı değil.

Yönetmen Pope, konforlu bir yaşantının insana mutlululuk getirmeyeceğini düşündüğünden konformizmin karşısına idealizmi koyuyor. İnsanlık ideali ona kayıtsız kalmamayı gerektiriyor. Yoksulluk acısından, savaş zulümden ve cinsel istismardan kan ağlayan bir dünyada siz nasıl mutlu olmayı hak edebilirsiniz diye sormadan edemiyor. Bu yüzden Rebecca her defasında kendi ailesi için işinden vazgeçmeyi denese de güdüsel biçimde yola koyuluyor, ailesinden ayrı kalmanın acısı ile ölüme yakalanmanın korkusu altında deklanşöre basıyor ve fotoğrafları ile TV karşısında pinekleyen insanları uyararak arınmayı deniyor.

Filmi önemli kılan iki önemli nokta daha var. Bunlardan biri İrlanda’daki eğitim sistemine dair bir kaç ipucu yakalamamızda saklı. Bunlardan biri Steph’in okulda arkadaşlarıyla bir Afrika projesinde çalışıyor olması, diğeri de Lisa ve arkadaşlarının doğada yengeçlerin yaşam koşullarını bizzat deneyimleyerek öğreniyor olması İrlanda eğitim sisteminin yaratıcı uygulamalara ne denli önem verdiğini görmemizden başkası değil.

Diğer önemli nokta ise Afganistan’da İslam’ın ne denli yanlış yorumlandığının resmedilmesi. İnsanlığa barış, sevgi ve adalet vaadiyle gelen bir dinin canlı bomba olmak isteyen insanlara ilham veriyor olması dinin kültürden kültüre ne denli farklı yorumlanabildiğini de bir kez daha bize göstermiş oluyor. Bu bakımdan Doğuda inancın olup bilincin olmaması Batıda da bilincin olup duyarlılığın gelişmemesi Pope’un kulağımıza fısıldadığı cümlelerden. Herkes biraz yarım ve o yüzden de mutsuz.

Notlar:

(1) Yönetmene dair detaylı biyografik bilgiler ve sinemaya dair sarfettiği sözler Norveç Film Enstitüsünün resmi sayfası ile IMDB’de kapsamlı bir şekilde sunulmuştur.

(2) Yıllar önce Cüneyt Özdemir kendisi ile yapılan bir röportajda savaş muhabirliğini dahası gazeteciliği sürdürmek isteyip istemediği sorulduğunda yanıtı tutkuyla verilmiş bir evet cevabı olmuştur. Kendisine gelen dizi tekliflerini de bu yüzden geri çevirdiğini söylemiştir. (http://www.gazeteciler.com/haber/cneyt-zdemire-malkoolu-teklifi/213861)

(3) Konformizm konusunda çalışmalarıyla tanınan Türk düşünür Nurettin Topçu’nun eserleri okunabilir. Nitekim Paris’te kaleme aldığı doktora tezinin adı “Konformizm ve İsyan (Conformisme et Revolte)”dır. Türkçe’ye “İsyan Ahlakı” adıyla çevirilmiştir.

(4) Muhammed İkbal de konformizm’e muhalif düşünceleri ile tanınır. Ona göre İslam dünyasının Kur’an’a doğrudan gitmemesi ve dolaylı yorumlarla dini kurallaştırması konformizmle alakalıdır. The Reconstruction of Religious Thought in Islam (Din Düşüncesinde Yeniden Yapılanma) adlı kitabı bu bağlamda incelenmelidir.

(5) Dünya’da fotoğraflarıyla ses getiren önemli gazetecilerden biri de Coşkun Aral’dır. Fotoğraflarında savaşın dehşetini yaşatabilen ender sanatçı ruhlu gazetecilerden biridir. Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar, Biz Kültür Yolcuları, Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar, Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi bu bağlamda incelenmesi tavsiye edilir.