Sarphan Uzunoğlu: “Veri gazeteciliği gazeteciliğin omurgası olacak gibi görünüyor.”

1208

Dr. Sarphan Uzunoğlu: 1988 Bursa doğumlu. Doktora derecesini Galatasaray Üniversitesi Medya ve İletişim Çalışmaları Programı’ndan Türkiye’de gazeteci emeğinin preker durumu temalı teziyle aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Kadir Has Üniversitesi’nde çalıştı. Uzunoğlu, şu sıralar TGS Akademi eğitim koordinatörlüğünü ve Journo.com.tr yazı işleri müdürlüğünü sürdürüyor; P24, Journo, Creative Disturbance, Global Voices gibi platformlar için içerik üretiyor.

Gazeteciliğe nasıl başladınız? Kısaca hikâyenizden bahseder misiniz?

Aslında akademisyen olduğum için ve profesyonel olarak bugüne dek gazetecilikle ilgili işlerden freelance yazı ve söyleşi işleri hariç ücret almadığım için kendimi gazeteci olarak tanımlamaktan kaçınıyorum. Benim bakış açıma göre gazeteci, belirli bir medya kuruluşunda çalışan ya da o medya kuruluşu için içerik üreten ve bunun karşılığında ücret alan kişidir. Ancak gazetecilik faaliyetine nasıl giriştiğimi sorarsanız, ki bu ayrı bir konu, Bursa Erkek Lisesi’nde okuduğum günlerde dijital fanzin işine girişmiştim, sonra İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde önce Türk E-Dergi diye bir projede yazı yazmaya başladım, ardından kendi projelerim olan Turuncu Bakış ve Haber Fabrikası’nı kurdum. 2010 yılında ise Bianet’in Okuldan Haber Odasına projesinden arkadaşlarımla Jiyan’ı kurduk. Jiyan hikayesi 2010’da başladı ve ondan sonraki kariyerime tamamen yön verdi. Jiyan’daki yazıları Evrensel gazetesi beğenmiş olacak ki beni kadrolarına kattılar, bir yıllığına Evrensel’de yazdım. Ondan sonra yazılarım aralarında Taraf, Akşam, Radikal gibi gazetelerin de bulunduğu gazetelerde yayınlandı. 2014 yılı itibariyle de çeşitli dergilerde, P24, Journo gibi platformlarda ve Global Voices, Open Democracy tarzı uluslararası bazı alanlarda yazılarım yayınlandı. Ama dediğim gibi, gazetecilerle ilgili temel bilgim ve ilgim, gazeteci olmamdan çok Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın TGS Akademi projesinin eğitim koordinatörü olmam, Journo editörlerinden olmam ve doktora tezimi gazeteci emeği üzerine tamamlamamdan geliyor.

İnternet gazeteciliğinin basılı gazeteyi öldürdüğü tartışılan bir konu. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Basılı gazeteyi aslında gazetecilik yapmamak öldürüyor. Maliyetleri sürekli kısma üzerine kurulu, geleceği olmayan ekonomik modellere dayalı; özel haberi “yük” olarak gören, araştırma ve istihbarat departmanlarına önem vermeyen gazeteler tek tek nalları dikiyor; Internet aslında birçok açıdan günah keçisi hâline gelmiş durumda. Evet, Internet’in tetiklediği yeni tür tüketim alışkanlıkları var ve bunların karşısında basılı yayınların bazıları dramatik düşüşler sergiledi; ama ben gazeteyi bir ürün olarak görüyorum. Nasıl ki bugün tel buzdolabı satamazsanız; aynı şekilde 2017 yılında 2001 ya da 2002’nin dil ve araçlarıyla haber yapmak; haberi yalnızca kağıda hapsetmek de yanlış.

Ben Internet gazeteciliğini araçları ve imkanları bakımından çok daha pozitif bir yere konumluyorum. Kâr amacı güden, gütmeyen tüm yayın organlarının yakın bir vakitte Internet’in getirdiği yeni ekonomik kurallara adapte olup mevcut muhafazakâr bakış açılarını kıracağını düşünüyorum. Zira yeni medyanın dinamik yapısı buna izin veriyor.

Basılı gazeteyi öldüren dediğim gibi kötü gazetecilik. O da Türkiye’de her  yerde ve arkaplanında gazeteciliğin ekonomi politiğine dayanan çok daha karanlık bir tablo var.

Reklam almak, okur açısından gazetenin okunmasını nasıl etkiliyor?

Söz konusu Internet’se dünyada ve Türkiye’de artan adblocker yani reklam engelleyici yazılım kullanım trendleri okurun etkilenmesini aslında engelliyor. Reklam almaya karşı olanların bakışlarının çok muhafazakâr olduğunu düşünüyorum. Bence medyada melez bir model hakim olmalı. Örneğin, benim çalıştığım Journo projesinde kâr amaçlı olmayan ve sivil toplum tarafından desteklenen içerikler var, bu içeriklerde reklam göstermiyoruz; ama bir de hiçbir kaynağa dayanmadan, hiçbir kurumun desteğini almadan ürettiğimiz içerikler var. Bu içerikler için reklam almamız gerektiğini savundum daima, daima da savunacağım. Zira melez gelir modelleri dünyanın her yerinde var. Örneğin Washington Post’ta sivil toplumun maaşını ödediği kültür kritikleri yazı yazabiliyor; ama bu onların Swatch’tan reklam almalarına engel olmuyor.

Veri, gazeteciliğin geleceğinde nasıl bir rol üstlenecek?

Aslında veri gazeteciliği gazeteciliğin yeni bir dalı gibi görünse de onyıllarca uygulanan birçok yöntemin belirli araçlarla daha işlevli hâlde uygulanmasına dayanıyor. Hatta bence temel gazeteciliğin bütün prensiplerini karşılayabilecek güce sahip. İsveç’e yaptığımız bir habercilik trendleri temalı ziyarette oradaki Journalism ++ kolektifini ziyaret etme imkanı bulduk. Şunu fark ettim, veri gazeteciliğini toplumsal istatistiklerdeki sapmaları bulmak ve derinlemesine incelenecek haber konularını keşfetmek için de kullanıyorlar. Verinin bu kadar yoğun ve demokrasilerde gün geçtikçe daha şeffaf olduğu bu dönemde veri gazeteciliği gazeteciliğin omurgası olacak gibi görünüyor.

Hazırladığınız dosya haberlerde verileri nasıl kullanıyorsunuz?

Biz genellikle PEW Araştırma Merkezi, TÜİK veya sivil toplum örgütlerinin verilerine dayanarak çalışıyoruz Journo’da. Ben veriyi toplama aşamasından çok görselleştirme aşamasında görev alıyorum; ancak veriyi toplamak için öncelikle doğru aracı bulmak lazım. Biz Tableau, R ya da Import.io gibi araçlarla elde ettiğimiz verileri genellikle ücretsiz görselleştirme araçlarıyla, Türkiyeli okurun en rahat anlayabileceği şekle getirmeye uğraşıyoruz. Benim en sevdiğim veri tipi ise coğrafi veri. Haritalama temalı işleri nasıl yapabileceklerini gazeteci ve gazetecilik öğrencilerine her TGS Akademi eğitiminde anlatmaya çalışıyorum. Knightlab’in Storymap uygulamasının Google My Maps’in bu konuda çok yardımcı olduğu kesin; ama onlarca farklı alternatif de var. Ama şu da var; Türkiye’de istatistik, grafik ya da harita okuma bilgisi yeterince gelişmiş bir okur kitlesi yok. Şimdilik basit grafiklerle derdimizi anlatmanın peşindeyiz.

Sizce verilerle haber yapmak, okurun habere karşı olan güven tutumunu etkiliyor mu?

Türkiye’de çok ciddi bir kutuplaşma havası var. Gerçi aslında bu küresel bir demokratik krizin parçası. Ama Akdeniz ülkelerinin geleneğinde bu kutuplaşmış siyaset dalgası var. Medyamız yıllarca bundan beslendi. Zaten bu kutuplaşma olmasa Türkiye’de 3-4 gazete hariç birçoğu çöp içerikle çıkıyor. Ajansların haberlerini kendi siyasal görüşlerine göre yontuyorlar. Okur da bu sistemin bir parçası hâline gelmiş durumda ve veriden çok ikna edici başlığa geliyor. Bu yüzden “yalan haber“ tartışması hem çok önemli hem de sosyal olarak post-truth (hakikat sonrası) duruma adapte olmuş toplumumuzda bir o kadar da işlevsiz.

Basılı gazete, internet gazeteciliğine dönüştü ve basılıda olan sansür internette yok. Okur her ikisine de ulaşabiliyor. Okur internetten aldığı enformasyona daha çok güvenmeye başladı. Bu anlamda internet gazeteciliğinin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böyle bazı araştırmalar var. Hatta PEW ve Reuters’in raporları Facebook ve Twitter’ın geleneksel gazetelere göre çok daha muteber olduğunu gösteriyor toplumların gözünde Ama bu her ulus ve grup için aynı değil. Gazete okuma geleneğini istikrarla sürdüren birçok ulus da var. Tıpkı Almanlar gibi. Internet gazeteciliğinin bu bağlamda Türkiye ve ABD pazarlarındaki durumunu değerlendirebilirim. Internet gazeteciliğinin mevcut ekonomik buhranı aslında yine bahsettiğimiz kutuplaşma sayesinde kısmen aşıldı. New York  Times ve The Guardian Trump seçiminin ardından dijital üyeliklerde patlama yaşadı örneğin. Şükür ki bu iki gazete polarizasyondan beslenseler de onu besleyecek haberlerden kaçınıp belirli etik kodlara sadık kalıyorlar.

Okullu ve alaylı gazetecinin farkı nedir? Hangisi daha sağlıklı haber yapar?

Sağlıklı haberi belirleyen okullu ya da alaylı olmak değil, alıcı ile mesaj arasındaki engellerle mücadele etme biçiminizdir. Eğer gazetenizin sahibi bir inşaat şirketi ya da nükleer santral yatırımcısıysa isterseniz Harvard NiemanLab çıkışlı bir gazeteci olun, hiçbir şey fark etmez. Ancak ben, yine de mezun olduğu an bir gazetede çalışmaya başlayan ve eğitimle alakasını kesen gazeteci yerine asgari olarak Master yapan ya da farklı alanlarda eğitimlere katılan gazeteciyi tercih ederim. Örneğin TGS Akademi eğitimlerine çoğunlukla daha genç gazeteciler katılıyorlar; 35 yaş üstü gazeteciler ilgi göstermiyor; ama benim doktora çalışmamda incelediğim tüm iş ilanları 35 yaş üstü bu grubun artık işverenleri için “harcanabilir” olduğunu ortaya koyuyordu. Büyük haber odası yöneticileri de bu görüşte. Gazeteci kendini geliştirmezse toplumun da sektörün de gerisinde kalır, haber yapmak için mecrasını kaybeder. Benim bakış açım böyle.

Gazetecilerin oto sansür geliştirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece onlar değil, herkes oto sansür geliştiriyor. Facebook’ta yazılıp silinen statü mesajlarının önemli kısmı politik, Türkiye’deki derin ifade özgürlüğü krizi elbette sözleri belirli düzeyde insana yayılan gazetecileri en derinden etkiledi. 2 yıl öncesine kadar siyasi dokunulmazlığı olan siyasetçiler bile keyfi şekilde hapse atılabilir hâle gelmişken, asgari ücretin biraz üstünde ya da asgari ücretle çalışan gazetecinin ifade özgürlüğü krizi yaşamasını anlayışla karşılamak mümkün.

Gazetecilikte hep bir “objektiflik” olgusundan bahsedilir. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçek anlamıyla bir objektiflik mümkün müdür?

Objektiflik bence imkansız; her haber odasının kendi etik kodları var. Bazı ülkelerin ulusal basın etiği kodları var. Bunlara ya da uluslararası bazı örgütlerin etik anlayışlarına sadık kalınabilir, bence bu objektiflikten daha mühim. Aksi halde örneğin Trump Müslüman yoğun ülkelere yasak uygularken ya da ABD’de ırkçılık artık son noktasına gelmişken, yahut insanlar hak aramak için ölümün döşeğindeyken “tarafsız kalmak” zor, özellikle bir gazeteci için. Ama şu var; Türkiye’de haberler tek taraflı yapılıyor, muhalif basın diye bir anlayış var. İdeali her haberin taraflarına tanışmaktır, yolsuzluk haberi de olabilir bu bir taciz skandalı da, basit bir arazi anlaşmazlığı da. Türkiye’de ve dünyada bu etik kayboldu sanırım.

Yurttaş gazeteciliği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu konunun artık biraz geride kaldığını düşünüyorum. Konuyla ilgili birçok değerlendirme yapıldı zaten ve bazı inisiyatifler de var. Bence artık slow journalism, çözüm gazeteciliği ve kalite gazeteciliği gibi şeyleri konuşmak lazım.

Gazetecilik okuyan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?

İlki şu: İngilizce öğrenin. Bizim Journo’da yayınladığımız gazeteciliğin geleceğine ilişkin içeriklerin bin katı her gün Internet’te oluyor. Bu gelişmeleri yakalayamazsanız iyi gazeteci olamazsınız. Ben bir akademisyen olarak nasıl her ay çıkan belirli dergileri takip edip teorik tartışmalara dahil olmaya çalışıyorsam gazeteci de gündem içinde kaybolup gitmemeli. İkincisi ise şu: Büyük gazetelerde çalışmak bu işin tek yolu değil. Küçük start-up’lar ve niş alanlara yönelik gazetecilik tipleriyle ilerlemek çok mümkün. Mutluluk illa ki Doğan Medya koridorlarında değil. Ufkunuzu açmanız şart.