Türk Basınında İz Bırakanlar

327

Türk Basınında İz Bırakanlar

M. Nuri İnuğur

Sena ÖZŞİRİN

Mehmet Nuri İnuğur’un “Türk Basınında İz Bırakanlar” adlı kitabının önsözünde de belirttiği gibi araştırmaları süresince yalnızca Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadarki dönemi kapsayan ilk kitabının ardından, yalnızca Cumhuriyet dönemi basınının incelenmesi gerekmiştir. Kitabın 1. bölümünde Tanzimat ve İstibdat dönemi basınıyla ilgili analizler bulunurken 2. bölümde Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminin ünlü kalemleri yer almıştır.

İnuğur, “Türk Basınında İz Bırakanlar” kitabının gelecekte ülke basınının temsilcileri olacak gençlerimize bir tanıtım mahiyetinde yazdığını belirterek, basın tarihi alanında yapacakları araştırmalara bir kaynak kitap olması amacıyla ışık tutmayı hedeflemiştir. Kitabın bir kısmını ise Marmara Üniversitesi’nin bir yayın organı olan “Marmara’nın Sesi” dergisinde her ay yayınlanan yazılar oluşturmaktadır.

Amaç

“Türk Basınında İz Bırakanlar” kitabının yazılış amacına dair önsözünde var olan bilgiyi aktardıktan sonra, kitabın benim gözümden amacına bakacak olursak; okul yıllarında iletişim fakültesi öğrencilerine belirli periyodlarla öğretilen bir “basın tarihi” söz konusu. Her öğrenci bir miktar Osmanlı’da ilk gazetelerin çıkışını, Şinasi’yi, Churchill’i, Batı’nın etkisiyle Osmanlı basınının ilk yıllarını biliyor ancak bunu belirli bir sistematiğe oturtamıyor. Çünkü eğitim sistemimizin hasarları sebebiyle ezber öğretiler bir türlü ‘bilgi’ye dönüşemiyor. Bu nedenle bana göre Nuri İnuğur’un bu kitabı yazmaktaki niyeti bütün bu tarihsel süreci bir kitap içerisinde toparlamak ve sunmaktı. Kitaptaki sunuş biçimine gelecek olursak, okunması son derece kolay. Aktarılan konular bölümlere ayrılmış ve mümkün olduğunca kısa tutulmuş. Kitabın ikinci bölümünde, ağırlıklı olarak cumhuriyet döneminin gazetecilerine yer verilmiş.

Kitabı bitirdiğim zaman özellikle cumhuriyet dönemi gazetecilerinin bizim gözümüzde ne kadar çok ve birbirinden bağımsız olduğunu düşünsem de aslında küçük bir köyde gibi birbirlerini teşvik ederek bir yerlere geldiklerini gördüm. Hepimizin bildiği isimler aslında birbirlerinin arkadaşı, ve tamamen kolektif bir ruhla gazetecilik faaliyetine başlıyorlar. Sanıyorum ki, başarı bu noktada ortaya çıkıyor. Bir de basın söz konusu olduğunda hala bu “çevre” diye tabir ettiğimiz kavram geçerliliğini sürdürüyor.

Önem

Kitabın başında Osmanlı döneminde basının doğuşu aktarılıyor. O yıllarda basının gelişimi adına oldukça zor bir süreç geçirilmektedir. 1940 yılında Gutenberg’in matbaayı buluşunun ardından 240 yıl geçer ve kurulan Türk basımevinde kitap ve Türkçe Gazete’nin yayın hayatına başlayabilmesi için bir 100 yılın daha geçmesi gerekmiştir. İlk gazete Takvim-i Vekayi’nin dönemin padişahı II. Mahmud tarafından hoş karşılanmış, hükümetçe çıkarılan bir gazeteydi. Kamuoyuna devlet yöneticileri yön veriyordu. Öyle ki birçok dilde nüshaları dağıtılmaktaydı. Bu süreçte basın önem kazanmıştı, ancak esas amacına uygun olarak kullanılmıyordu.

William Churchill’in imtiyazını aldığı Ceride-i Havadis ilk yarı resmi gazetedir. Bu gazetenin çıkışıyla birlikte 1858 yılında ceza kanununda mevcut üç madde basınla ilgili yasakları getirmiştir. Bu kanun henüz tasarlanırken basının ileride güçleneceği düşüncesiyle Fransız ceza kanunundaki hükümler aynen alınmıştır. (Osmanlı döneminde basın alanında  her anlamda bir Fransız etkisinden bahsetmek mümkündür.) Agâh Efendi’nin yayınladığı Tercüman-ı Ahval Gazetesi’nin yayınlanması hem gazetecilik, hem de edebiyat ve kültür alanında bir dönüm noktasıdır. Bir sonraki adım çok daha titizlikle atılacak ve Şinasi, Tasvir-i Efkâr’ı yayın hayatına başlatacaktı. Avrupa basınından çeviriler yapan Şinasi, padişahı öven bir yayından ziyade parlamenter sistemi savunmaktadır.

1864 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti’nde dört gazete yayınlanmaktadır. Gazetelerin sayısı yabancı dilde yayınlanan azınlık gazetelerini eklediğimizde toplamda 12 adetten fazla değildir. İktidarı sarsacak gücü olmayan basına, ne olur ne olmaz düşüncesiyle 1864 yılında bir basın tüzüğü çıkarılmıştır.

Örnekler

Basın tarihimizin en aktif dönemi olarak tanımlayabileceğimiz cumhuriyet yıllarından oldukça iyi örnekler çıkmıştır. Atatürk, 1918 yılında Fethi Okyar ile İstanbul’da ‘minber’ adlı gazeteyi çıkarmıştır. Atatürk bu gazetede birçok başyazı yayınlamasına rağmen bunları isimsiz olarak yayınlamıştır. Çünkü, orduda görevlidir. Atatürk, basına henüz o yıllardan itibaren çok kıymet veriyordu. Yıldırım orduları komutanlığından İstanbul’a döndüğü dönemde gazetecileri kabul ederek bir basın toplantısı yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, gerçekleştirdiği inkılapların benimsenmesi amacıyla çevresindeki değerli gazeteci ve yazarları toplamıştır. Oluşturulan eserlerin korunması ve devamlılığı amacıyla onlara çeşitli görevler vermiştir.

Türkiye’de genç gazeteci adaylarına ışık olacak önemli isimler bu dönemde eserlerini miras bırakmışlardır. Dönemin yazarları, ‘sofra’ adını verdikleri bir forum düzenliyorlardı. Burada memleket meselelerini görüşüyor, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Bunlardan birkaçını örnek verelim.

Süleyman Necati; Erzurum’da yayınlanan Albayrak Gazetesi’nin sahibidir. Mustafa Kemal, bu gazetede imzasız yazılar yazmıştır. Süleyman Necati, aynı zamanda Erzurum Kongresi’nin üyelerinden biridir. Albayrak Gazetesi’nin nihai amacı, Mondros Mütarekesi zihniyetine karşı savaşmak gayesidir. Bu noktada dönem itibariyle farklı görüşlerin yer edinebildiğini söyleyebilmekteyiz.

Yunus Nadi Abalıoğlu; Türk basınının 20. yüzyılda yetiştirdiği en seçkin ustalardan biri olan Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı boyunca misak-ı milli ilkelerini savunmuştur. 1880’de Muğla’nın Fethiye ilçesinde doğmuştur. Geçimini çiftçilikle sağlayan bir aile çevresinde yetişmiştir. İlköğrenimini Rodos’ta Medrese-i Süleymaniye’de yapmıştır. 1901 yılı Ocak ayında yedi arkadaşı ile birlikte istibdat yönetimine karşı dernek kurmak suçundan 3 yıl kalebentlik cezasına mahkum edilmiş ve Midilli kalesine gönderilmiştir. Bir süre sonra cezasını tamamlamak üzere Sinop kalesine nakledilmiştir. İkinci meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a dönmüş ve ‘ikdam’, ‘tasvir-i efkar’ gibi gazetelerde yazmaya başlamıştır.

1910 yılına gelindiğinde ise Nadi, Rumeli Gazetesi’nin başyazarıdır. 1911’de Meclis-i Mebusan’a katılmıştır. Bu sırada Tasvir-i Efkar’ın yazı işlerini yönetmeye ve başyazılarını yazmaya devam etmiştir. 1. Dünya Savaşı süresince Velid Ebu Ziya ile birlikte Tasvir-i Efkar gazetesini çıkarak Nadi, Sevr Anlaşması’nın ağır ve tahammül edilmez şartlarına karşı mücadele bayrağını açmış ve bu amaçla 2 Eylül 1918’de “Yeni Gün” adlı gazeteyi Ankara’da yayın hayatına başlatmıştır. Bu gazetenin ve sorumlu yazı işleri müdürü Kemal Salih’tir. Başyazarı ise Yunus Nadi’dir. Yazar kadrosu, Ziya Gökalp, Aka Gündüz, Nebizade Hamdi, Nüzhet Haşim, Şükrü Kaya, Kemal Ragıp, Zekeriya Sertel ve Enver Behnan’dan oluşmaktadır.

Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde, Türkiye devleti yönetim şekli cumhuriyet rejimi ilkelerine göre yönetilmeye başladıktan sonra Yunus Nadi 1924’te Cumhuriyet Gazetesi’ni yayınlamaya başlamıştır. İlk sayısında cumhuriyet okuyucularına sunuş başlığıyla Yunus Nadi, okuyucularına bir mesaj vermek istemiştir; “Cumhuriyet Türkiye’de büyük kavgalar sonucu elde edilmiş bir sonuçtur. “Biz, elde edilen bu amaç uğrunda fiilen çalışmış insanlarız. Memlekette bu muzaffer fikrin çok kuvvetli taraftarları vardır. Cumhuriyet, memlekete mal olmuş bir fikirdir. Biz, onun temsilcileri ve koruyucusuyuz. Buna göre, gazetemiz ne bir parti gazetesi ne de hükümet gazetesidir. Cumhuriyet yalnızca demokrasinin savunucusudur. Fikir esaslarını yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir. Memleket halkın halk tarafından, halk için idaresi, bizim idealimizdir. Biz yalnız bu idealin esiriyiz, başka hiçbir kuvvetin değil. Bize göre, gazete sahiplerinin değil okuyucunun malıdır. Okuyucu her şeyden önce gazetesinde tarafsız ve önyargılara göre yorumlanmamış haberler görmek ister.

Sedat Simavi; Türk basınında unutulmaz izler bırakan yazarlarımızdan Sedat Simavi, 1896 yılında İstanbul’da doğmuştur. İkinci Abdülhamit döneminin özgürlükten uzak döneminde yaşayan Simavi, çocukluk yıllarını babasının görevli olduğu Samsun’da geçirmiştir. İlk Fransızca derslerini burada almıştır. Daha sonra İstanbul’a gelerek Saint Joseph Fransız Lisesi’nde öğrenime başlamıştır. Ardından babasının isteğine uyarak öğrenimine Galatasaray Lisesi’nde devam etmiştir ve 1912’de mezun olmuştur. Lise yıllarında çizgi, resim yetenekleri dolayısıyla bu alana yönelen Simavi, ilk karikatürlerinin yayınlanmasıyla basın dünyasına giriş yapmıştır. “İnşallah ben bu verimsiz tarlada namuslu olarak gazetecilik yapacağım. Başarılı olursam ne âlâ, başarısız olursam talihime küseceğim.” demiştir.

1916 yılı Temmuz ayında ‘Hande’ adlı haftalık dergiyi yayınlayan Sedat Simavi, bu dergide yazdığı yazılarıyla 1. Dünya Savaşı’nın sıkıntılarını yaşayan milleti direnişe ve uyanışa çağırmıştır. Sedat Simavi, mizah niteliğindeki haftalık Diken Dergisi’ni 1918 yılında yayınlamış, başarılı olmuştur. Mütareke yıllarında yayınladığı kadınlar ile ilgili dergiler birbirini izlemiştir. Bu dergilerden ‘İnci’ 1918’da, magazin türünde ‘Hanım’ ise 1921’de, ‘Yeni İnci’ ise 1922’de yayın hayatına katılmıştır. En büyük ideali günlük gazete çıkarmaktır. 1920’de Dersaadet Gazetesi’ni çıkarmıştır. Yayınladığı ikinci günlük gazete ise Payitaht’tır.

Hürriyet Gazetesi’ni yayın hayatına başlattığı zaman çok deneyimli bir gazetecidir. 1 Mayıs 1948 günü İstanbul’da ilk sayısı yayınlanan bu gazetenin başlığı altında (günlük müstakil siyasi gazete) ibaresi mevcuttur. Ayrıca gazetenin niteliğini belirleyen bir parola tespit edilmiştir. “Halk için, halk içinde, halkla beraber…”

Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Mısır’da yerleşen Kadri Bey’in oğludur. 27 Mart 1889’da Kahire’de doğmuştur. Kurtuluş Savaşı yıllarının idealist ve inançlı gazetecisi, 1908 yılında yurda dönerek hukuk öğrenimine başladı. Arkadaşı Sabahattin Süleyman’ın yardımıyla Fecr-i Ali topluluğuna katılmıştır. Aynı zamanda Servet-i Fünun dergisinde de küçük hikâyeleri yayınlanmıştır. 1921’de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu’ya geçmiştir. Ankara’ya geldikten bir hafta sonra arkadaşı Ruşen Eşref’ten, Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini yemeğe beklediği haberini almıştır. O gün Yakup Kadri hayatının en büyük heyecanını ve sevincini yaşamıştır. O gün, o sofrada Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmeyi 1921 yılının Temmuz ayında İkdam Gazetesi’ndeki yazısıyla okuyuculara yansıtmıştır. 1923 yılında Mardin milletvekili olarak TBMM’ye katılan, 1931 yılında Manisa milletvekili seçilen Yakup Kadri, 1925 yılına kadar Hakimiyet-i Milliye ve Cumhuriyet Gazetelerinde yazılar yazmıştır. Bu dönem, basın hayatının en önemli noktasıdır. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin, Burhan Belge ve Şevket Yazman ile birlikte İsmet Paşa’nın ‘iktisadi devletçilik teşebbüsünün ideologları’ sıfatı ile Kadro Dergisi’ni yayınlamışlardır. Yakup Kadri, derginin imtiyaz sahibidir.

Peyami Safa; Türk basınında 43 yıl kalem oynatan ve tüm yaşamı boyunca kalemiyle geçimini sağlamış olan ünlü gazetecilerimizden Peyami Safa, Trabzon’lu İsmail Safa Bey’in oğludur. Şair Mehmet Behçet Efendi’nin torunudur. Çok güç koşullarda ağabeyi İlhami Safa ile birlikte yaşam mücadelesi veren Safa, 9 yaşında önemli bir hastalık geçirmiş ve iyileştiğinde çok küçük bir yaşta hayatını kazanmak durumunda kalmıştır. Vefa İdadisi’nde öğrenci olduğu günlerde 1. Dünya Savaşı başladığından dolayı öğrenimini yarım bırakmak durumunda kalmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın sonlarında 19 yaşındayken 4 yıl kadar devam eden öğretmenlik görevinden ayrılan Peyami Safa, ağabeyi İlhami Safa ile birlikte Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkarmıştır. Bu gazetede yayınladığı ‘Asrın Hikâyeleri’ başlıklı imzasız yazıları okuyucunun ilgisini çektiğinden bu ilgi onun daha büyük hikâyelere yönelmesine neden olmuştur. 1923 yılında yazdığı ‘Sözde Kızlar’ ve ‘Şimşek’ romanlarıyla 1924’te yazdığı ‘Mahşer’ romanı bu yönelişin örnekleridir.

Dönemin genç yazarları Yakup Kadri, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz gibi isimler Peyami Safa’nın eserlerini beğendiklerinden dolayı onu imzalı yazılar yazmaya teşvik etmişlerdir. Özellikle Yakup Kadri “bize bir üslup getirdin” diyerek onu desteklemiştir. Safa, hastalığı ve tedavi süresince gözlemlerinden esinlenerek ‘9. Hariciye Koğuşu’ romanıyla üne kavuşmuştur.

Zekeriye Sertel; Türk basınının ünlü isimlerinden biri olan Sertel, Selânik’te doğmuştur. Babası Haci Halim Ağa kasabanın ileri gelenlerinden ve soylu bir aile reisidir. Rumların ağırlıklı olduğu bir bölgede büyüyen Zekeriya Sertel, anılarında ailesinin Türkmen kökenli olduğunu ve yüzyıllar önce Orta Asya’dan geldiklerini belirtmektedir. 1908 meşrutiyet hareketinden sonra İttihat ve Terakki merkezi Selânik’te kurulduğundan cemiyet mensupları kendi fikirlerini yaymak amacıyla (Rumeli) adlı günlük bir gazete çıkarmışlardır. Sertel, basınla ilgili ilk çalışmalarına bu küçük gazetede başlamıştır. Bir yandan Selânik’te yeni açılan hukuk mektebine devam etme çabasındadır. Ziya Gökalp’in etkisinde kalan Zekeriya Sertel, (yeni felsefe) adlı küçük bir dergi çıkarmıştır. Bu dergiyi yayınlamaktaki amacını şu satırlarla dile getirmektedir;

“Bağnazlık kafaları zincirlemiş, ruhumuzu boğmuştu. Kadın, köle hayatı yaşıyordu. Peçe ve çarşaf kadını küçültüyordu. Toplumsal gelenekler ayaklarımızda ağır bir zincir gibiydi. Bu geçmişi yıkmak, halkı geçmişin kötü geleneklerinden kurtarmak gerekti.

Her genç gibi biz de atalarımızı beğenmiyor, yeni bir ufuk açmak istiyorduk. Dergimize ‘yeni felsefe’ adını verişimizin nedeni de buydu.”

1909 yılında 31 Mart vakası olmuş, Selânik’ten İstanbul’a göç eden Zekeriya, Yunus Nadi’nin yardımıyla Velid Ebu Ziya tarafından yayınlanmakta olan Tasvir-i Efkâr Gazetesi’ne girmiştir. 1913 yılında milli eğitim bakanlığınca açılan bir yarışmada sınavı kazanarak eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gönderilen Zekeriya, Sorbonne Üniversitesi’ne kaydını yaptırmış. Ünlü sosyolog Durkheim’dan sosyoloji dersleri almıştır. Aynı dönemde Tasvir-i Efkar Gazetesi’nin Paris muhabirliğini yapmaktadır. 1. Dünya Savaşı başladığında eğitimini yarım bırakarak yurda dönmek durumunda kalmıştır.

Ahmet Emin Yalman; Türkiye’de henüz gazetecilik eğitimi yokken yurtdışında bu eğitimi gören Yalman, 14 Mayıs 1888’de Selânik’te doğmuştur. 9 yaşındayken okul arkadaşları arasında okunmak üzere ‘Niyet’ adlı bir gazete çıkarmakla daha sonraları çok seveceği basın mesleğinde başarılı olacağını kanıtlamıştır. Babası hattat Osman Tevfik’in Selânik’te yayınladığı ‘Mütalaa’ dergisi Ahmet Emin’in yetişmesi ve gazetecilikle ilgilenmesi için oldukça elverişli bir ortam oluşturmuştur. Yalman, gazetecilik mesleğine Sabah Gazetesi’nde başlamıştır. Göreve başladıktan 1 ay sonra Times Gazetesi’nde yayınlanan ve Hicaz demiryollarının yapımının 3 yılda tamamlanmasının büyük bir başarı olduğunu içeren 3 yazıyı Türkçe’ye çevirmiş ve yabancı gazeteler her vesile ile aleyhimizde yazı yazarken Times gibi ünlü bir gazetede lehimize bir yazı yayınlanması padişahı sevindirdiğinden Sabah Gazetesi sahibi Mihran Efendi Yıldız Sarayı’na çağırılmış, Abdülhamit tarafından ödüllendirilmiş. ‘Yeni Gazete’nin sahibi Abdullah Zühtü, Yalman’ı kendi gazetesine çağırarak ayda 10 altın vermiştir. Bir yıl sonra gazetenin başyazarı olmuştur. Gazetecilik mesleği geçinmeye yeterli gelmediğinden, Bab-ı Ali’ye tercüme kalemine memur olarak atanmıştır.