Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney

1943

Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney

Agah Özgüç

Sena ÖZŞİRİN

Türk sinema tarihinin, sinemacılar dönemi orta kuşak yönetmenlerindendir. Dönemin üç ana akımından Türk yeni gerçekçiliği anlayışının temsilcisi olan yönetmen, aynı zamanda dünya tarihi çapında 3. Sinema anlayışının bir örneğidir.

Bu özelliği ile sinema tarihimize ilk kez ideolojisini sinema ile birleştiren yönetmen olarak adını yazdırmıştır. Türk sinemasının ilk politik yönetmenidir. Militandır ve kamerasını bir silah gibi kullanmaktadır. Sosyalist, eşitlikten yana bir dünya görüşüne sahip olan yönetmen, filmlerinde ezilen sınıfın yaşama tutunma çabasını konu edinmektedir. Filmlerinde iki ana unsur bulunmaktadır:

  1. Sınıfsal farklılıklar,
  2. Sınıfsal farklılıklara bağlı olarak gelişen adaletsizlik ve yoksulun hor görülmesi.

Sinemasının içeriğini belirleyen başlıca temalardır.

Kendi ideolojisini; “Ya devrim yolunu seçeceğiz, ya bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek teslim olmayı seçeceğiz ki, bu bir çeşit yok olmaktır.” Diye özetlemektedir. Güney’in bütün filmografisi bu cümle ile açıklanabilmektedir.

Yılmaz Güney’e göre sanatın görevi, halka yararlı çalışmalar yapmaktır. Sanat, dünyayı değiştirme mücadelesinin, sınıf mücadelesinin en önemli unsurlarından biridir. Sanatçı dünyayı değiştiren adam değil, sadece dünyayı değiştirme mücadelesinin bir unsurudur. Proleter devrimi amaçlayan sanatçılar da, önlerindeki devrim aşamasına göre, geniş kitlelerin sorunlarına eğilmelidir. Güney’in anladığı sanat, bu mücadelenin en etkili ve en ihmal edilmez silahlarından biridir. Sanatçılık, toplumun resmi anlayışlarına, ideolojik kalıplarına, geleneksel tanımlarına meydan okuma işidir.

Güney’e göre sinema; sanat dalları arasında halka giden en etkin yoldur. Sinemacı, bir şeyi soyut plandan somut plana, resim, ses, biçim olarak aktaran kişi demektir. Bunu yaparken de, içinde bulunduğu tarihi şartları göz önünde bulundurur. Ona göre yapılacak yeni filmler daha önce yaptığı filmlere oranla daha yüklü olacaktır.

Yılmaz Güney’in oyunculuk, senaristlik yaptığı dönemler 1960’lı yıllara tekabül etmektedir. Güneydoğu koşullarında yetişmiş ve çocukluğunu orada geçirmiş olan yönetmen, İstanbul’a okumak için geldiğinde Türk sinemasının usta yönetmenleri Atıf Yılmaz ve Ömer Lütfi Akad ile tanışmıştır. Ve uzun yıllar onların filmlerinde görev almıştır.

Nijat Özön, Yılmaz Güney’i “Türk sinemasında Ömer Lütfi Akad’ın çizgisini sürdüren, geliştiren, onun tek meşru varisi sayılabilecek olan, aynı zamanda sinemacılar dönemi ile, genç-yeni sinema dönemi arasında hem bir halka işlemi gören hem de bu son dönemi başlatan kişi” olarak tanımlamaktadır.

Yılmaz Güney bu bağlamda Ömer Lütfi Akad’ın kavuğunu devralmış yegâne yönetmendir. Ancak Akad’dan daha sivri bir sinema dili vardır. Akad, toplumun sorunlarını iyi analiz edip, objektif bir biçimde yansıtmıştır, ancak Güney, toplumun sorunlarını analiz etmekle kalmamış, durum eleştirisi yapmıştır, dolayısıyla sübjektif bir bakış açısıyla filmlerini çekmektedir.

Bizzat kendi hayatını filmlerine döken yönetmenin, en önemli filmleri; “Yol”, “Sürü”, “Umut”, “Duvar” olarak özetlenebilir. Hayatı boyunca 25 ayrı cezaevi gezmiş biri olarak, yol arkadaşları Şerif Gören, Zeki Ökten gibi yönetmenler aracılığıyla kendi sesini duyurmaya devam etmiştir.

Yılmaz Güney ve sineması 1970’lere de damgasını vurmuştur. 1970 başlarının umutsuz yozlaşma görünümü içinde, Yılmaz Güney’in filmleri Türk Sinemasının on yıllık sürecinde, bir sinemanın yerellikten evrenselliğe, daracık bir iç pazardan tüm dünyaya açılma serüveninin başını çeker. 70‟li yıllar Türk Sinemasında kaçınılmaz biçimde Güney’li yıllardır. Öyle ki; Güney’in hocası olan kimi yönetmenler, Lütfi Akad ve Atıf Yılmaz bile, ondan etkilenir. Örneğin Akad’ın Gelin/Düğün/Diyet üçlemesi, yönetmenin, Yılmaz Güney’in 1971-72 dönemindeki verimli çabasından aldığı etkileri bir ölçüde yansıtır. Atıf Yılmaz, Güney’in başlayıp bitiremediği Zavallıları benzersiz bir filme dönüştürmekle kalmaz, Mağlup Edilemeyenler’den Adak’a, kimi filmlerinde belli Güney etkileri taşır. Şerif Gören’in bugüne dek en iyi filmleri olarak kalan Endişe ve Yol’u, Zeki Ökten’in Sürü ve Düşman’ı böylesine başarılı biçimde ortaya koymalarında Güney senaryolarının büyük katkısı vardır.

Genellikle filmlerini zor koşullar altında çekmiş olan Güney, hapishane hayatında kendi adını verdiği bir dergi de çıkarmaktaydı. Sanatçı kişiliğini engellere rağmen sürdürebilen ve yılmadan yolculuğuna devam eden bir yönetmen olarak, “Duvar Etrafında” belgeselinde şu sözleri kaydetmiştir: “Bakın bu adam sizin için çalışıyor. Yurttaşlıktan atılmayı da göze alarak ülkesine dönmüyor. Beni yurttaşlıktan çıkartarak benim Türkiye’deki mücadelemden de uzaklaşacağımı sanıyorlar, bu konuda aldandıkları kesindir. Onların beni yurttaşlıktan atmış olmalarının hukuken onlar açısından önemi var ama benim mücadelem açısından hiçbir önemi yok. Günün birinde ben ülkeme döneceğim.”

Güney, Adana’nın pamuk tarlalarından başlayıp, Cannes film festivaline varan hayat öyküsünü “Günahımla, sevabımla geçmişimde ne varsa sahip çıkıyorum. Zaman, beyaz bir defter değil. Benim hayatım da karalanmış, çizilmiş, eksi konmuş, hatta kimi yerlerine ‘yanlış’ diye yazılmış bir defter” diyerek özetlemektedir.