Başın Öne Eğilmesin

220

Başın Öne Eğilmesin

Bekir COŞKUN

Dilhan KESKİN

 

Bekir Coşkun, 1945 yılında memur bir babanın çocuğu olarak Şanlıurfa‘da doğdu. Anneannesi Ümmühan adında Gümüşhaneli bir Osmanlı Ermenisi’dir. Babası Mehmet Zeki Coşkun’dur. Çocukluğu Tülmen’de geçti, İlkokula Ceylanpınar‘ında başladı, Akziyaret’te, Sogmatar’da ondan sonra Bozova’da devam etti. İlk ve ortaokulu Şanlıurfa’da okudu.

Ankara‘da Yüksek Gazetecilik Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1974 yılında foto muhabiri olarak işe başladı. Daha sonra polis muhabirliği ve parlamento muhabirliği yaptı.

Gençlik yıllarında, üniversite okurken Ankara gazinolarında kanun, ud, bağlama, keman çaldı. Zeki Müren‘e bile birkaç kez kanunu ile eşlik etmiş daha sonra da gazeteci olmuştur.

1978 yılında Günaydın Gazetesi’ne geçerek “Dokuzuncu Köy” adı ile köşe yazarlığı yapmaya başladı. 1987 yılında Sabah Gazetesi’ne geçti, “Onuncu Köy” başlıklı köşesini yazmaya başladı, 1993 yılında da Hürriyet Gazetesi’ne geçti. 2009 yılında Hürriyet Gazetesi’nden de istifa etti.

25 Eylül 2009’da HaberTürk Gazetesi’nde, 3 Kasım 2010 tarihinde ise Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başladı.

TRT‘de yayımlanan ‘Pako’ya Mektuplar‘ adlı dizi başta BBC olmak üzere altı AB ülkesi televizyonu tarafından satın alındı.

Hayvan sever kişiliğiyle de bilinen Bekir Coşkun; keman çalabilmektedir, bir doğa ve kaptan ehliyetli bir deniz tutkunudur. Yaz ayları Ayvalık‘ın Cunda Adası‘nda ikamet etmektedir.

Bekir Coşkun, Fransız asıllı Türk vatandaşı Andree Coşkun ile evlidir.

 

Yazdığı Kitaplar:

2011 – Başın Öne Eğilmesin

2005 – Ben Pako

2000 – Pako’ya Mektuplar

1998 – Avukatımı İstiyorum…

1990 – Dövlet

Bekir Coşkun, Başın Öne Eğilmesin kitabında kendi ağzından gazetecilik hayatında yaşadığı olayları, geçtiği dönemleri ve okurlarıyla arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Dokuz bölümden oluşan kitabın son bölümü ise kitapla aynı adı taşıyor. Gazeteciliğe Hürriyet’te başladığını ve siyasi olaylar gelişirken, yazılarıyla, siyasi eleştirileriyle nasıl bir noktaya geldiğini, meslek hayatındaki inişleri ve çıkışları aktarıyor. Emin Çölaşan’la olan dostluğunu her seferinde anılarıyla hatırlatıyor. Tanınan gazeteciler oldukları için sürekli gözaltında olduklarından hatta sadece kendilerinin değil, ailelerinin, yakın çevrelerindeki insanların da gözaltında olduklarından, bu yüzden yaşam alanlarının daraldığından bahsediyor. Onlar için eğlence amaçlı olan bir hareket, toplumun gözünde haber değeri taşıyan bir olaya dönüşebiliyor.

Anılarını aktarırken aynı zamanda her gün okuduğumuz gazetelerde işlerin nasıl yürüdüğünü yani bize gazetelerin mutfağında olanları anlatıyor Bekir Coşkun. İktidarın medyayı nasıl yönlendirdiğini de göstermek istiyor.

Hürriyet’te çalışırken iktidarın patronu sıkıştırmasını ve kendisinin tasfiye edilmesini istendiğini öğreniyor. Daha sonra da 16 yıl yazdığı gazeteden ayrılıyor. Bir süre sonra da Habertürk Gazetesi kuruluyor ve yazar kadrosunda Bekir Coşkun’u görmek istediklerini söylüyorlar. Ardından Coşkun, Habertürk’te yazmaya başlıyor.

Ülkenin siyasi durumundan da bahseden Bekir Coşkun, Ergenekon davalarından da söz ediyor.

Habertürk’te yazarken iktidar yine Bekir Coşkun’un işine son verilmesini istiyor. Referanduma kadar yazı yazmaması söyleniyor Coşkun’a ve onun köşesinde, “Bekir Coşkun rahatsızlığı nedeniyle yazısını yazamamıştır” duyurusu çıkıyor. Oysaki zorunlu izin kullandırıyorlar Coşkun’a. Bunun üzerine komşularından biriyle arasında şöyle bir sohbet gerçekleşiyor:

“Geçmiş olsun Bekir Bey…”

“Teşekkür ederim…”

“Neyiniz var?”

“Unutkanlık… Kendimi gazeteci sandım…

Zorunlu izin kullandırmaları üzerine Bekir Coşkun, yaptığı mesleği sorgular hale geliyor. Bunu soytarılık olarak adlandırıyor. Zorunlu iznin ardından da işine son veriliyor. Bunlar olurken gazeteciliğe resmen kabul edildiği güne lanet ettiğini de söylüyor ve gazeteciliğe nasıl başladığını anlatıyor. Ankara’da küçük bir gazetede üç stajyer olarak işe başlayacağı gün, yazı işleri müdürü Ahmet Nadir Caner şöyle demiş:

“Üçünüz fazlasınız, biriniz kalacak, ikiniz gidecek. Şimdi çıkıp gidin, akşama kadar en iyi haberi getirene kadro vereceğiz.”

Diğer stajyerlerin çevresi olduğu için o an kovulduğunu düşünen Coşkun, Ankara’nın ünlü Bendderesi Caddesi’nden evine doğru giderken yol boyunca logar çukurlarına arabaların düştüğünü ve çoğunun ön kısmının kırıldığını görür. Hemen oradaki esnafa sorar. Hırsızların logar kapaklarını çaldığını, bu yüzden de açık olan çukurlara arabaların düştüğünü öğrenir. Bunu fotoğraflamak ister fakat izin verilmez. O da kendi arabasını çukura indirir ve karşısına geçip fotoğrafını çeker. Haberi gazeteye götürdüğünde müdürü kızar, kendi arabası olduğunu ve gazetecilikte sahteciliğe yer olmadığını söyler. Bunun üzerine tekrar evine dönen Coşkun, birkaç saat sonra aranır ve kadroda olduğunu öğrenir. Müdür, olayın gerçek bir olay olduğunu ve polislerin hala araştırma yaptığını öğrenmiştir. Bir yıl sonra basın kartını aldığında ise müdürü şöyle demiştir:

“Parasız-pulsuz-işsiz birisi, arabasını çukura atacak kadar gazeteciliği seviyorsa, o gazeteci olmalıydı.”

Habertürk’ten “kovulduktan” sonra Cumhuriyet Gazetesi Bekir Coşkun’u gazetelerinde yazmak üzere davet etti ve orada yazmaya başladı.

Bu kitaptan ne öğrendim?

Bu kitap, Bekir Coşkun’un kendi kaleminden çıktığı için ve Bekir Coşkun sektörde hala yer aldığı için yazdığı ve yaşadığı olaylar bana medya sektöründe neler olduğunu öğretti. Bir gazetenin nasıl işlediğini, iktidarın medya patronlarını nasıl etkilediğini ve bu etkilerin gazetenin yazarlarına nasıl yansıdığını, yazarların okurlarla olan ilişkisinin nasıl olduğunu ve okurun gazeteyi nasıl etkilediğini öğretti. Ayrıca yaşadıklarını samimi ve açık bir dille yazdığı için bana da bu samimiyet geçti.