Ateş Altında Gazetecilik

64
Reading Time: 4 minutes

Ateş Altında Gazetecilik

Mete Çubukçu

Sena ÖZŞİRİN

Savaş muhabirlerinin savaş bölgelerinde çalışırken tanıklık ettikleri anlar, deneyimler aktarılıyor. Balkanlar’dan, Kafkaslar’a, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar bu coğrafyada çalışan gazetecilerin görüşlerine yer veriliyor. Tüm savaş muhabirlerinin ortak görüşü “embedded gazetecilik” yapmanın gazeteciliğin temel unsurlarına zarar verdiği yönünde. Embedded gazetecilik, Türkçe’ye “iliştirilmiş gazetecilik” olarak çevriliyor. Savaş alanında belirli bir tarafın askerleri ile hareket eden, haberi tek bir tarafın gözüyle aktaran muhabirler embedded gazeteci oluyorlar ve bir sözleşmeye bağlı olarak çalışıyorlar. Bunun en önemli örneği Irak Savaşı’nda, ABD ordusunun içine iliştirilmiş gazetecilerdir. İliştirilmiş gazetecilik, mesleği tarafsız olma ilkesinden uzaklaştırdığı gibi, manipülasyona sebebiyet vermekte ve taraf olmaktadır. Mete Çubukçu’nun söyleşi yaptığı muhabirler bunun gazeteciliğin doğasına aykırı olduğuna dair hemfikir olmuşlar.

Mete Çubukçu, muhabirlerle söyleşilere yer verdiği bu bölümde bir embedded gazeteci olan Ümit Bektaş’a yer vermiş. Ümit Bektaş, savaş bölgesine gitmeden önce imzaladığı sözleşmede, öldürülen Iraklı askerleri çekmenin serbest olduğunu ancak öldürülen Amerikan askerinin yüzünü çekmenin yasak olduğunu aktarıyor. Bektaş, “imzalattıkları sözleşmede ölü Amerikan askerini çekemezsin diyorlar ama bu senin çekmeyeceğin anlamına gelmiyor” diyor. Verdiği örnekte de “bu savaşta Amerikan askerleri de ölüyor” diyerek fotoğraf çekebilen gazetecilerin embedded gazeteciler olduğunu savunuyor. Sözleşmenin gazeteci üzerinde ciddi bir yaptırımı olmadığını, en fazla “disembedded” yani iliştirilmiş gazetecilikten men edileceğini söylüyor. İliştirilmiş gazeteciler askerle birlikte hareket ettikleri için bağımsız gazetecilerden daha güvendeler. Asker kendini koruduğu için gazeteciyi de korumuş oluyor. Ancak embedded gazetecilikte, hedef olma ihtimali de oldukça yüksek.

Embedded gazeteciliğin en çok eleştirildiği konu taraf olmak. Muhabirin yalnızca iliştirildiği birliğin gözüyle gördüğü söyleniyor. Ümit Bektaş bu iddiaya karşı şu soruları soruyor; “Bu savaşta, savaşın birden fazla tarafını gören kim var? Bağdat’ta olan gazeteciler Irak hükümeti kontrolünü yitirene kadar Filistin Oteli dışında nereye gidebiliyorlardı?”

Öte yandan Bektaş, iliştirilmiş olduğu askeri birliğin olumsuz yönlerini de görüp yazdığını söylüyor. Örneğin ABD ordusunun çok yavaş ilerlediğini yazabilecek olan gazeteciler Bağdat’takiler değil, embedded gazetecilerdi. Bunu embedded’lar görebilecek konumdaydı. Bu mesele embedded olmakla ilgili değil, gazetecinin kendi kişiliği ve malzemeyi nasıl değerlendirdiğiyle ilgilidir.

Bir diğer konu ise savaş bölgelerinde objektif olmak, objektif kalabilmek. Muhabirlerin birçoğunun görüşü tarafsız ve duygusuz kalmanın çok zor olduğu yönünde. Çünkü bizler mesleğimizden önce insanız. Savaş ortamında ahlaki kuralların ihlal edildiği, insan canının hiçe sayıldığı bir vahşet söz konusu. Yaşananlara tüm çıplaklığıyla şahit olurken bir muhabirin mazlumun yanında olmak istemesi son derece insani bir yaklaşım. Hele ki çocukların, küçücük bebeklerin canice öldürüldüğü bir atmosferi soluyor olmak insanın bir taraf seçmesi için yeterli bir itki. Savaş muhabirliği soğukkanlı olmak adına vicdanın bir kenara bırakılması değildir. Aksine, savaş bölgesinde insanların uğradığı zulme karşı “dur!” demek, onlara yardım eli uzatmak isteği vicdanın bir yansımasıdır. Bu meseleyi muhabir Sefer Turan “Özellikle savaşan taraflardan mazlum ve zayıf olana karşı ilgi duymak doğaldır. Ancak bu ilgiyi haberin doğruluk derecesini ortadan kaldıracak şekilde abartmak doğal değildir.” diyerek özetlemektedir.

Ancak haberi savaş çığırtkanlığı yapmadan olduğu gibi vermek son derece soğukkanlılık gerektiriyor. Ateşin düştüğü yeri yaktığı yerdesiniz, haberi ne kadar yorumsuz halde sunabilirsiniz? Oysa yalnızca gördüğünüzü, yaşananı tasvir etmek durumundasınız. Savaş tüm sıcaklığıyla sürerken aklınızın bir köşesinde yaptığınız haberleri ajansınıza nasıl ulaştıracağınızı düşünüyorsunuz. Mağduriyet yaşayan herkese, her aileye yardım edemeyeceğinizi biliyorsunuz. Kendinizi hiçbir şekilde taraf hissetmemeniz gerekiyor. Bu insanlık adına çok ciddi bir çelişki. Tepenizden bombalar yağarken siz nasıl haber geçeceğinizi düşünüyorsunuz. Muhabir Nevin Sungur’un da kitaptaki röportajda söylediği gibi; “İnsan olduğunuzu düşünmek için fazla vaktiniz yok.”

Foto muhabiri Burak Kara ise gazetecinin yaşadığı bu çelişkiyi şöyle anlatıyor; “Bağdat’ın bombalandığı geceyi tam iki ay bekledim. Büyük bir çelişkidir aslında bu. Hem savaşın olmaması için dua ediyorsunuz, hem de profesyonel bir gazeteci olarak o anı görüntülemek için binlerce dolar harcıyorsunuz.”

Kriz bölgelerine Türkiye’den giden savaş muhabirlerinin tek garantisi üzerlerine giydikleri kurşun geçirmez yelek. Üstelik, diğer ülkelerden gelen muhabirler savaş bölgesinde nasıl hayatta kalınacağına, kendilerini nasıl korumaları gerektiğine dair bir eğitimden geçerek bölgede görev yapmaya gelirken, Türk muhabirlerin böyle bir eğitim durumu yok. Mehmet İbrahimhakkıoğlu, haber kameramanı olarak görev yaptığı 15 yıl boyunca SSK priminin bile doğru düzgün yatırılmadığını anlatıyor. Hayatta kalabilmek adına gaz maskesinin verilmediği ve bunu yerine ıslak havlulara güvenmek zorunda bırakılan Türk muhabirlere teknik ekipmanın da verilmediği aşikâr. İbrahimhakkıoğlu’nun aktardığına göre, telefon verilmediği için haberin göbeğinde bulundukları halde haber geçemiyor, irtibat sağlayamıyorlarmış. Bir muhabir olarak hayatınız pamuk ipliğine bağlıyken, siz bölgede yaptığınız harcama için ne hesap vereceğinizi düşünüyorsunuz. Bağlı olduğunuz ajans orada yaptığınız harcamaların fişlerini istiyor. Diğer ülkelerden gelen muhabirler maaşlarının yanında ikramiyeler de alabiliyorken Türk muhabirler Hayati tehlikeyi, riski göze alıyor ve tüm bunların karşılığında yaptıkları harcamaların fişi isteniyor. Üstelik muhabirlerin ölmesi durumunda ailelerine kuru bir “başınız sağ olsun” deniyor. Savaş tazminatı, risk tazminatı gibi kavramlar ülkemizde yok.

Kitapta anlatılanlarla en çok çelişen ise haber kuruluşlarının yapması gerekenler. Savaş muhabirleri eğitimden geçirilmeli, tüm kişisel sigortaları yapılmalı, tehlikeler için kimyasal ve biyolojik koruyucu ekipmanlar temin edilmeli, görev sonrasında gazetecilerin sorunlarıyla ilgilenmeli ve gerekli terapiler yapılmalı. Yalnızca teoride kalan bu koşulların neredeyse hiçbiri savaş gazetecilerine pratikte sağlanmıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir